Toplumların gelişmişliğini ölçen şey, kadınların hayattaki yeridir.
Ne yazık ki, yüzyıllardır bu yer çoğu zaman mutfakla, çocukla, evle sınırlandırıldı. Kadın, “çalışan insan” değil “yardım eden el” olarak görüldü. Tarih boyunca erkeklerin kurduğu bu düzen, iş hayatında da kadınlara hep bir gölge düşürdü. Oysa kadın, sadece bir “evin direği” değil; bir ülkenin geleceğini ayakta tutan görünmez omurgadır.
Kadınların iş yaşamına adım atması, insanlık tarihi açısından yeni sayılabilecek bir gelişme. Eskiden iş gücü bedensel güce dayalıydı; “kas” kazandırıyordu, “akıl” değil. Bu yüzden de kadına yer bırakılmadı. Ancak sanayi devrimi, bilimin ve teknolojinin ilerlemesiyle işler değişti. Kadın artık yalnızca evin değil, ekonominin de vazgeçilmez parçası oldu.
Ama sorun şu ki: Eşitlik kâğıt üstünde yazıyor, gerçek hayatta hâlâ kazınmamış.
İlk Engel: İş Görüşmesinde Başlayan Eşitsizlik
Kadınlar daha işin başında, başvuru aşamasında bile önyargıyla karşılaşıyor. “Evli misin?”, “Çocuk yapmayı düşünüyor musun?” gibi sorular hâlâ birçok mülakatın görünmez duvarı. Kadının zekâsı, yeteneği, emeği değil; doğurganlığı sorgulanıyor. Eril zihniyet, kadını “çalışan birey” değil, “potansiyel anne” olarak görüyor.
Ve o anda kadın biliyor: Bu yarışta start çizgisi bile eşit değil.
Aynı İş, Farklı Maaş
Kadın ve erkek aynı işi yapıyor ama aynı maaşı alamıyor.
Birine “ailesini geçindiriyor” denilerek daha fazla ücret veriliyor, diğerine “zaten eşi çalışıyor” denilerek daha az. Kadının emeği, hâlâ bir “ek gelir” olarak görülüyor. Oysa çoğu zaman kadın, evde de işte de çalışan tek kişidir. Bu çifte yükün altında, hem alın teri hem sessiz bir çığlık vardır.
“Sen Kadınsın!” Diyerek Susturulanlar
İş yerlerinde kadın hâlâ davranışıyla, sesiyle, gülüşüyle yargılanıyor.
“Yüksek sesle gülme.”
“Fazla dikkat çekiyorsun.”
“Biraz daha ciddi ol.”
Bu cümlelerin ardında, kadının doğallığını bastıran, onu belli kalıplara hapsetmek isteyen bir zihniyet gizli. Kadın ne kadar başarılı olursa olsun, bazen sadece “kadın olduğu için” ciddiye alınmıyor.
En Ağır Yük: Taciz ve Sessizlik
Kadınların iş yaşamında yaşadığı en büyük travmalardan biri, taciz.
Sözlü, davranışsal, hatta fiziksel biçimleriyle kadının sınırlarını ihlal eden bu sorun, birçok kadını sessizliğe mecbur bırakıyor. Çünkü konuşmak, çoğu zaman “işten olmak” anlamına geliyor.
Taciz sadece bedene değil, ruha da saldırıdır. Ve çoğu zaman bu saldırının en büyük tanığı yine kadının kendisi olur — sessiz, kırgın ve mecbur.
Regl Döneminde Bile “Performans” Bekleyen Sistem
Kadın bedeni döngüseldir, doğaldır, ama iş dünyası doğayı tanımaz.
Regl döneminde ağrı çeken, halsiz hisseden kadınlar “verimsiz” olmakla suçlanıyor. Oysa mesele verim değil, insani koşulların göz ardı edilmesidir. Kadın, bedeninin ritmine rağmen çalışmaya devam eder; ama bu fedakârlığın adı hiçbir bordroda yazmaz.
Kıyafet Üzerinden Denetim
Bir başka görünmez baskı da kıyafetler üzerinden kurulur.
Erkek kısa kollu gömlekle işe gelirken, kadının eteğinin boyu, bluzunun açıklığı, saçının şekli bile tartışma konusudur. Bedeni üzerinden hükmedilen kadın, kendi teninde bile özgür değildir.
Bir dönem yaşadığım iş yerinde, 48 derece sıcakta erkekler yarım atletle çalışırken, kadınların yüz ve elleri dışında hiçbir yeri görünmüyordu. Bu tablo, sadece kıyafet eşitsizliği değil; kadın bedenine duyulan tahammülsüzlüğün resmidir.
Kadın Kadına Engel Olunca
Toplum baskısı sadece erkeklerden gelmiyor. Bazen kadınlar da hemcinslerine rakip gözüyle bakıyor. Kariyer savaşları, kıskançlık, güvensizlik… Erkek egemen sistemin öğrettiği rekabet, kadın dayanışmasını da zayıflatıyor. Oysa kadın kadınla yarışmamalı; birlikte yürüdüğünde duvarlar daha kolay yıkılır.
Annelik, İşverenin Kabusu Olmamalı
Doğum, bir kadının en doğal hakkıdır ama işverenlerin gözünde “işin aksaması” demektir. Birçok kadın hamile kaldığında mobbingle, tehditlerle karşılaşıyor. Doğum izninden dönen kadınların yerleri doldurulmuş oluyor, hatta “istifanı yaz istersen” cümlesiyle karşılaşıyorlar.
Kadınlar ya anne oldukları için cezalandırılıyor ya da iş hayatında kalmak için annelikten vazgeçmeye zorlanıyor. Her iki durumda da kaybeden yine kadın oluyor.
Son Söz: Eşitlik Bir Lütuf Değil, Haktır
Kadınların iş yaşamındaki mücadelesi, sadece bir “çalışma hakkı” değil; aynı zamanda bir var olma mücadelesidir. Bu mücadele, 1857’de New York’ta yanarak ölen dokuma işçisi kadınların küllerinden doğdu. Bugün hâlâ o küllerin sıcaklığı ellerimizde.
Eşitlik, kadına bahşedilen bir iyilik değil; insan olmanın gereğidir.
Kadın, sadece bir işçi değil; bir hayatı taşır omuzlarında.
O yüzden, iş dünyası kadınlara “yer açmak” değil, yerlerini iade etmek zorundadır.
